21 Mayıs 2012 Pazartesi

Guthrie Govan Özel Röportajı (2012)




Mojo meraklılarına merhabalar.

Gitarizm’i düzenli takip edenler fark etmişlerdir; köşemin ana teması gitar, gitaristler değil. Birkaç “minik” istisna söz konusu Steve Morse gibi, Yavuz Akyazıcı gibi. 2012’de de çok çok nadir olmak kaydıyla birkaç gitar üstadı daha konuk edebilirim. Bu birkaç “minik” istisnanın ilki, 2007 yılında Türkiye’de ilk olarak röportaj yaparak tanıtmaya vasıl olduğum Guthrie GOVAN. Tonu, ekipmanları, çalımındaki ustalığı, espri anlayışı ve güzel müzikleri ile ülkemizde pek çok hayrana sahip bir usta. Her ne kadar kendisiyle yaptığımız röportajdan birkaç gün sonra, İtalya’da çeşitli ekipmanları çalınmış, belki de ona uğursuz gelmiş bile olsa umuyorum sizler için de keyifli bir okumalık olur. Hele 22 Mart 2012’de gerçekleşecek olan “The Aristocrats” konseri öncesinde tadından yenmese gerek ;) 

Teşekkür listemde kimler var? Elbette Naci Kesener ve Erdem Çapar ilk sıralarda. Ali Sungurlu (you rule), Ertuğrul Yılmaz (Hantug Custom Guitars), Ayşenur Ulupınar, Fatih Yılmaz, Andi Yu, Alper Tunalı (The Sound Coordinator) & Ali Derinoğullu, Tuncer Tunceli, Olay Andaç, Willian Tubarao ve İzmir’in usta gitaristi Eymen Özgürel’e teşekkürlerimi sunuyorum.

Türk gitar alemine bir katkımız olduysa affola!

Barış Ş.                              

Tekrar merhaba Guthrie. Bir kez daha seninleyiz ama Gitarizm için bir ilk (Guthrie ile 2007'de yapmış olduğum röportajı okumak için buraya tıklayın). Nasılsın ve dünyanın neresindesin?

Merhaba Barış. Sanırım şu anki durumumu “yorgun fakat mutlu” olarak tarif edebilirim. Bu sene turnede geçirdiğim zaman, evde geçirdiklerimden çok daha fazlaydı. “Aristokratlar” ile Reykjavik’ten Cape Town’a, L.A.’dan Tokyo’ya kadar pek çok yere gittik. Ayrıca dünyanın çeşitli noktalarında yerel müzisyenlerle de çaldım. Şu an ise İtalya Milano yakınlarındaki Legnano’dayım, ses kontrolüne hazırlanıyorum.



Bryan Beller ve Marco Minnemann ile son bombanız “the Aristocrats” ile başlayalım. Bu süper gurup projesi hakkında biraz ayrıntı verebilir misin? Bilirsin, çetedekiler ile bir araya gelme süreci, bir topluluk oluşum kararı, şarkı yazma ve kayıt süreçleri vs.

Pekala. Hepsi Bryan Beller’ın bana geçtiğimiz ocak ayında Marco Minnemann ile birlikte, tek seferlik bir konser için e-posta atmasıyla başladı. Kayıtlara geçsin diye söylüyorum, o konser Bass Bash konseri idi – her sene NAMM fuarı döneminde Anaheim’da düzenlenen bir aktivite. İşin aslı o konser için Greg Howe ile anlaşılmış ama kısa bir süre öncesinde iptal etmiş Greg ve sanıyorum birileri Bryan’a facebook üzerinden benim çok uygun olacağım konusunda öneride bulunmuş.

İşin kalanına gelince, uzun bir hikayeyi kısaca özetleyecek olursam: konseri verdik, hem de minimum hazırlıkla ve bence herkes, hem seyirci hem de guruptakiler, aramızda çok nadide bir elektrik olduğunu hissetti. Bu küçük, tatlı, gelişigüzel müzikal şey yaşanmaya devam etti ve her şeyin de yolunda gittiği görüldü. Konser çok eğlenceli geçti ve bittiğinde o şeyi, nasıl yapılması gerekiyorsa, tekrar yakalamak istedik. Böylelikle nisan ayında, bir albüm yapma niyetiyle Şikago’da bir stüdyo ayırttık birkaç günlüğüne.


Bu grubun en keyifli tarafı herkesin müzik yazmasıydı böylelikle tamamen demokratik bir yaklaşım tutturabildik; Şikago buluşması öncesinde her birimiz üçer şarkı yaptık, mp3 demolarını ve trafiklerini birbirimize e-postaladık. Hepimizin çok sıkışık bir programı olduğundan stüdyoya vardığımızda düzenlemeler, provalar ve kayıt dahil olmak üzere herşeyi halletmek için bir haftadan az zamanımız vardı... Ama bir şekilde üstesinden geldik :)



Dergimizin, grubun nelere sahip olduğundan bahsetmek için iyi bir seçenek, sıkı bir tanıtım aracı olduğunu düşünürsek, “Aristokratlar”’ın yolunu ve müziğini insanlara nasıl tasvir edersin?

Pekala, ümit ediyorum ki genel hava çalgılarıyla tuhaf, hınzır şeyler yapan bir rock power triosu şeklinde algılanıyordur. Çok fazla “füzyon” veya çok fazla “ciddi” olmak istemedik. Gruptaki herkes  zaten “karmaşık” müzikler çalabilmek konusunda belli bir üne sahip. Fakat biz “The Aristocrats” albümünde zor pasajlara ve tekniğe odaklanmak istemedik. Bizim ana hedefimiz, ilk kez çaldığımız Bass Bash’de doğal olarak ortaya çıkan enerji ve espri anlayışını yakalayabilmekti.

Ayrıca, biz bu albümü mümkün olduğunda “dürüst” olmasını istedik – ilk şarkıda iki gitarın hafifçe üst üste bindiği bir yer var mesela, ancak genel anlamda bir oda içinde çalan trio soundu baki. Diğer bir deyişle, “Erotic Cakes” türü albümler gibi ağır bir şekilde tabakalı ve “prodükte edilmiş” albümlerin tam tersi. Yani anlayacağınız konserler, albümdeki ile aynı tür bir sonik dokuya sahip olabilecek.

Böylesi bir toplama grubu tam olarak tanımlamak çok zor fakat okurlarınız sitemize gelip, daha fazlasını öğrenebilirler;  http://the-aristocrats-band.com



Aristokratlar’ın geleceğini nasıl öngörüyorsun? Tek gecelik bir ilişki mi, yoksa uzun süreli bir ilişki mi?

Hayır, bu şeyi devam ettirmek istiyoruz; biz “Aristokratlar”’ın daima gerçek bir grup olmasını istedik, bir tür “proje” değil. Bu yüzden gelecekle ilgili pek çok planımız var. Bizi izlemeye devam edin...



Dergimiz esas itibariyle kayıt tekniklerine odaklıdır ve bu yüzden albümünüzün kayıt aşamaları ile ilgili teknik ayrıntıları da sormak istiyorum. Bize ne gibi sırlar, ayrıntılar verebilirsin? Stüdyo dönemi, gitarlar, amfiler, mikrofonlar, kayıt cihazları, yazılımlar vs.

Albümü Palatine II’deki Planet 10 Stüdyolarında kaydettik. Kesinlikle çok sağlam aletlere sahiplerdi – büyük bir Neve miks masası filan. Ama dürüst olmak gerekirse kendi şarkılarımızı öğrenmek, düzenlemek gibi işlerle o kadar meşguldük ki stüdyoda neler var, neler yok dikkat edecek vaktimiz hiç olmadı. Ancak tüm audio kayıtlar Nuendo yazılımı ile kaydedildi ve gitar tonları CAD Audio T-7000 Ribbon mikrofon ve Universal Audio 2108 iki kanal mikrofon preamfisiyle alındı.

Gitar kayıtlarına gelince... Ben herşeyi iki amfi üzerinden eşzamanlı olarak, soundu daha “büyük” yapacak şekilde, kaydetmeyi istiyordum. Bu yüzden Axess Electronics’in tampon (ing:buffer) ünitesi ile gitar sinyalini ikiye böldüm. Ana amfim arkası açık 2 x 12’lik Suhr kabinle sürdüğüm Suhr Badger 30 kafa ve ikinci amfim ise (biraz daha fazla yüksek ve tiz tepkisi için ince bir şekilde mikslediğimiz) 4 x 12’lik kabine bağlı Custom Audio Electronics PT-100 idi. Ayrıca miske bir miktar oda mikrofonu da karıştırdık ki genel sound biraz daha doğal gelsin.

Albümde kullandığım ana gitarım Suhr Antique Modern GG imzalı modelim oldu; “Get it Like That” haricindeki tüm şarkılarda sesini duyabilirsiniz ki o şarkıda gitar partisyonlarını daha sonra evde, eski ES-335’imi Two Notes Topedo speaker simulatörü ile kullandığım Badger 30 kafa ile tekrar kaydettim.



Bu kadar kayıt aşaması sorularının ardından ilk solo çalışman Erotic Cakes’e dönelim. Bu albümün ötesi hakkında neler söyleyebilirsin? İkinci bir solo albüm gelecek mi, bu konuda yazıp köşeye attığın şeyler, planlar vs. var mı?

Aslında gelecek solo albümüm için hazırladığım epey demo kayıt var. Fakat bir dahaki albümün ne zaman biteceğine dair tutamadığım sözler vermeye bir dur dedim. Müzikal hayatım gerçekten çok yoğun bugünlerde ve beni en çok ilgilendiren aktivitelerin peşinden koşturmaya devam da edeceğim, ne kadar zaman alırsa alsın. Bu yüzden albüm hazır olduğunda hazır olacak, inan o konuda tüm söyleyebileceğim bu ;-)



Diğer bir konu “Gitar Seminerleri”. Suhr için tüm dünyayı dolaşıyor ve kitlelere volüm düğmesinin oyuncak olmadığını, bilakis çok işlevsel bir araç olduğunu ve imzalı model gitarının ne kadar harika olduğunu anlatıyorsun :) Seni İstanbul’da görmekten de çok memnun olmuştuk. Peki senin açından böylesi bir gezgin olmak nasıl bir his?

Dünya’da bu kadar çok yeri görebilmek gerçekten harika. Bir hatip veya genel olarak bir müzisyen olarak mesleğimde özellikle sevdiğim şeylerden birisi de, bir amacımın olduğu hissiyatı: nereye gidersem gideyim, orada bulunmamın bir nedeni vardır... Ayrıca gittiğim yerde sağlam “müzisyen” türü insanlarla tanışmak da çok güzel, etrafta dolanan kaybolmuş bir turist olmaktan çok daha iyi. Hayatın temposu bir şekilde yorucu ve hareketli olabiliyor bazen (sürekli değişen yemek düzeni, uçuş sonrası rahatsızlıkları vs.) fakat, hey, kendime bizzat seçtiğim hayat bu ve başka bir şeye değişmem!



Peki Türkiye ve Türk seyirciler ile ilgili ne gibi hatıraların var? Takip edebildiğim kadarıyla güzel yemekler yediğiniz, turistik bazı yerleri gezdiğiniz anlar da olmuş.

Türkiye’den biriyle konuştuğum için söylemiyorum; İstanbul, gerçekten, hayatımda bulunduğum en havalı yerlerden birisiydi. Her sokak köşesinde müzik olması gerçeğini (Not:Nerede gezdirdiniz adamı yahu? Sulukule filan? Hehehe) ve hayranların sıcaklığı ve enerjisi kesinlikle çok özeldi. Türk kültüründe müziğe büyük değer verildiğini hissettim (buna benzer bir şeyi, sanırım, Hindistan için de söyleyebilirim...) İstanbul, sanırım, iki kıtanın tam arasında olduğundan, bu kadar canlı bir yer olması sürpriz olmamalı ;-)

Bak ilginç bir şey söyleyeyim; Türk müziğinde olup, bizim batı müziğinde olmayan mikrotonal notalara gün geçtikçe daha fazla alışıyorum (mesela, dikkat ettim de bir dizinin minör ve majör ikinci derecesinin arasında saklanan çok harika bir nota var ve minör gamlı Türk müziklerinde sık sık duyuyorum...) Neyse ilk zamanlarda Batı Avrupalı veya Amerikalıya biraz garip geliyor fakat bir süre sonra daha anlamı geliyor. Perdesiz bir Vigier gitarım var ve geleneksel Türk müziği, perdesiz çalım yaklaşımı anlamında rahatlatıcı bir şekilde farklı bir esin kaynağı olabiliyor ki perdesiz gitar geldiğim yerde oldukça “genç” ve az gelişmiş bir enstruman.



Gitarlarından bahsetmişken Suhr’lerini de atlamayalım. Epeydir Suhr ile anlaşmalısın. İlk önce standart üretim olan modelleri elinde gördük. Sonra ilk imzalı modelini, daha sonra yapıştırma birleşimli olanını. En son olarak ise az önce de bahsettiğin Antique GG modelini. Bu gitar, öncekilerden biraz daha farklı, hm?

Temel tasarım itibariyle önceki GG modeliyle oldukça özdeş gitarlar, aynı manyetikler, aynı perdeler, aynı bağlantılar vs. Sadece bu kez daha “eski usul” bir hava istedim gitarımda, bu yüzden gövdeye nitroselüloz cila uygulandı ve köprüde eski tip bükülmüş çelikten saddlelar kullanıldı. Bunların ötesinde en büyük fark gövde ağacında oldu ki tona çok büyük etkisi oldu. Bu kez gövde olarak üzerinde düz akçaağaç kapak olan ıhlamur’u közlenmiş (ing:roasted) akçaağaç sapla birlikte kullandık.





Pekala, biliyorsun, ıhlamurun bazılarında, ucuzcu uzak doğu gitarlarında da (her ne kadar onlardaki ıhlamur ile üst sınıf modellerdeki ıhlamur aynı alt türden olmasa da) kullanıldığı için,  biraz kötü bir namı vardır. Bu yüzden bazı insanların yeni imzalı modeline karşı önyargılı olabileceğini düşünüyorum...

Aslında olay “ben özellikle ıhlamuru tercih ediyorum” gibi değil – hala maunun sesinin seviyorum ve benim kulaklarıma ıhlamur, mauna göre daha “farklı” geliyor, “daha iyi” veya “daha kötü” değil. Belirgin mid odağına sahip mauna göre, daha fazla üst ve alt seslere sahip. Bu yüzden ses daha “hacimli” geliyor ki Aristokratlar gibi bir trioda bu oldukça önemli – daha fazla frekans dolduruyor.

Ihlamurun “kötü namı” hakkında ise... Bence haksızlık ediliyor. Nihayetinde tüm ıhlamurların soundu aynı demek dünyadaki tüm bifteklerin tadı aynıdır demek gibi :-)



Peki ya Suhr’un kavrulmuş akça sapları için neler söyleyebilirsin? Nasıl bir süreçle yapıldıklarını biliyor musun ve seni maun saplardan çevirebilecek ne gibi artılar getirdiğinden bahsedebilir misin? Aslında belki de John Suhr ile yapacağım ilk röportaja mı saklasam bu sorularımı :)

Bildiğim kadarıyla ağaçları oksijensiz ortamda fırınlarda pişiriyorlar. Bu olay ağaçtaki organik kalıntıları ve nemi gideriyor, böylelikle son derece kararlı ve rezonant bir akçaağaç elde edilebiliyor. Cidden çok güzel çınlıyor ve çok farklı sıcaklık/nem değerlerine, farklı iklimlere sahip yerlere uçsam bile sap ayarını değiştirmeye hiç ihtiyaç duymadığımı fark ettim. Benim açımdan büyük kolaylık bu, hele çılgın turne programımı da düşünürsen :)

Maun ile alakalı sorun gelince, sanırım bu sorunla baş etme işini John’a bırakacağım :-) Ancak maun çok daha gözenekli, süngerimsi bir ağaç olduğundan ve akçaağaç kadar sağlam olmadığından pişirilme süreçleri için uygun olmayacağını düşünüyorum (Not:Bu ısıl süreç hakkında yapılan bilimsel araştırmalarda/makalelerde, ısıl süreçle mekanik özelliklerde çok ciddi bir düşüş gözlenmiş. Bu neticeler Guthrie’nin haklı olduğunun göstergesi, bana göre...)

Gelelim amfi ve pedallarına... Güncel ekipmanlarından bahseder misin biraz? Hala Cornford’ları kullanıyor musun?

Cornford’ları gittiğim yerlerde bulmak zor olduğundan pek kullanmıyorum. Cidden harika amfiler ancak son zamanlarda Suhr Badger 30’u  çokça kullanıyorum. Şu anki İtalya turnemde ise çift kanallı  Brunetti Mercury Kafayı kullanıyorum ki oldukça hoş bir amfi. The Badger ise tek kanallı bir amfi  - Aristokratlar müziği için çok ideal bir amfi. Ancak Dave Kilminster’la beraber çaldığımız bu turne gibi, büyük bir organizasyon için yeterince verzatil değil.

Pedal olarak ise çok fazla pedal kullanmamayı deniyorum – Daha ziyade tellere nasıl vurduğuma, nüanslara duyarlı “dürüst” amfi ayarları ve çalımımla elde ettiğim tonu tercih ediyorum. Ancak sana Aristokratlar konserlerindeki pedal listemden bahsedeyim; Sırasıyla Suhr Koko Boost (ayarlanabilir mid boosta sahip bir clean boost pedalı), TC Electronic Polytune, Guyatone WR-3, Providence Anadime Chorus, Dunlop Jerry Cantrell wah ve bir çeşit volüm pedalı (değişiyor) şeklinde. FX Lopta ise TC Flashback delay ve bazı bazı da ilave olarak TC Hall of Fame reverb oluyor.



Gitar pazarı sabırsızlıkla ucuz Rasmus Guthrie Govan modelini beklemekte. İnsanlar GG imzalı Rasmus modellerine ne zaman ulaşabilecek, bu konuda bir şey biliyor musun? Ayrıca prototipleri Çin’deki fabrikada denedin, ilk izlenimlerin, deneyimlerin nasıldı bu gitarla ilgili?

Bu röportajı beklettiğim için gerçekten kötü hissettim kendimi – aslında Rasmus GG modelleri piyasaya çıktı ve muhtemelen zaten bunu biliyorsundur.

Rasmus temasını çok hoş buluyorum. Suhr seviyesindeki yapısal özellikleri ve çalınabilirliği daha makul fiyatlara sunarak insanlara yardım etmekle alakalı bir şey. Suhr’ler muhteşem tabi ki, lakin Suhr müşterilerinin çoğunun, özellikle bu çılgın ekonomik zamanlarda, ciddi- profesyonel müzisyenlerden ziyade doktor, avukat filan olduğunun da farkındayım. Bildiğin gibi Çin’deki fabrikada temel yapım işleri hallediliyor ve custom Suhr gitarlardaki aynı manyetikler, yapısal parçalar kullanılıyor. Sonrasında nihai kalite kontrolü, ayarlar, perde tesviyeleri vs. hepsi Kaliforniya’daki Suhr tesislerinde yapılıyor. Bu yüzden her tarafın en iyi özelliklerini kendinde birleştirebiliyor. GG modelinde, işin kozmetik boyutu, bilhassa, basit tutuldu ki ona harcanan her kuruş en iyi tona ve çalım rahatlığına dönüşsün. Örneğin, gerçekten önemli unsurlar!

Ayrıca Çin’deki fabrika’dan çoketkilendim. Pek çok insanın Çin üreticiliği denince kafasında oluşan kötü şartlar filan yoktu...

İmzalı gitarlarından konuştuk. İşin bir de profesyonel tarafı var; Şu an çeşitli firma ile anlaşmalısın ve eminim sana ürünlerini kullandırmak için hevesli olan bir çok firma daha vardır. Bu gibi firmaların sana ulaşması için en ideal yok nedir? Kendine uygun ürünleri, firmaları nasıl seçiyorsun?

Endorsement (Not:Yahu şunun adam gibi Türkçe karşılığını bulamadım gitti!) anlaşmalarını sadece; 1) firma yaptığım işi içtenlikle seviyorsa, 2) kendi işlerini içtenlikle seviyorsa kabul ediyorum. Suhr gibi bir firmayla çalışabilmek gerçekten bir onur: onların fabrikasında, oradan birkaç elemanla takılırken ağaçlardan, gitar yapımına kadar çok şey öğrendim ki bunlar, daha sonra imzalı modelimin tasarım aşamasında ihtiyaçlarımı değerlendirmekte çok faydalı oldu. Bence bu tür bir ilişki, büyük bir firmayla imzaları atıp 12.perdeye adımın ilk harflerinin işlendiği bir imzalı model çıkarmaktan çok daha geçerli.



Gitar çalımından da bahsetmek istiyorum. Benim için pek çok sağlam artılarından birisi hızın yanında artikülasyon ve cümleleme konusundaki yetin. Ayrıca her tür müziği çalabilmen de harika ki bunu duymayı çok seviyorum. Hızlı bir shred kısmını tempolu bir country melodisine, onu da tam anlamıyla blues-vari bir soloya bağlayabilmen çok sıkı ki bunları zilyon tane patch’ler, milyon tane midi ıvır zıvırları, ultra modern 100 kanallı amfiler ve tonla pedallarla değil penalaman ve volüm/ton potu ile yapıyorsun. Cidden etkileyici...

Bunun bir soru olduğuna emin değilim ;-) Sözlerin için çok teşekkür ederim Barış. Eğer farklı karışımlara yer veriyorsam bunun başlıca nedeni çok çeşitli müzikleri sevmemdir. Farklı tonlar elde etmekteki basit ve efektif yaklaşımım blues-rock altyapımdan geliyor sanırım. Daha teknik şeyler caz, bluegrass, klasik vs. dinlemeyi sevmemden. İki tür müzik olduğunu belirten şu eski deyişi çok severim; iyi müzik ve kötü müzik!

Duane Allman, Eric Clapton (Cream dönemi), Rory Gallagher, Jerry Donahue, Roy Buchanan ve Chet Atkins gibi eski ustalarla aran nasıl?

Hepsi muhteşem gitaristler kesinlikle. Bahsettiğin isimlerden Eric Clapton, Gibson/Marshall günleri ile ilk başlarda, Hendrix, Zal Cleminson (Alex Harvey Band’den) ve Beatles ile birlikte, en büyük etkilenim kaynağımdı.

2011’i bitiriyoruz (Not:O an henüz bitmemişti) ve adını hala G3 turnesi afişinde göremedik. Kişisel olarak, yeni bir G3 turnesinde adını görmeyi çok isterim. Buna ne dersin, G3 turneleri ve bunun bir parçası olmak hususunda fikrin nedir?

Gerçekten bilmiyorum. Bence orada oturup sırayla sahne alan ve benzer müzik tarzları olan üç gitaristi izlemek zor gelirdi bana. Bana göre Satriani’yi tamamen farklı tarzlarda çalan gitaristlerle izlemek çok daha eğlenceli olurdu; mesela Tommy Emmanuel ve Derek Trucks ile. Ve eğer G3’ün elemanları bana katılma teklifi getirirlerse, kesinlikle evet derim. Fakat , hmmm, bana sormadılar, bu yüzden tamamıyla varsayımsal bir muhabbet ;-)



Gitar dergilerine yazı yazmayalı epey zaman oldu. 2000-2002 arasında dergilerdeki derslerini yapmaya çalışırdım :) Dave Kilminster ve sen, o yıllarda epey eğiticiydiniz. Neyse, yazarlık sana neler kazandırdı ve yazı yazmayı özlüyor musun?

Pekala, yıllar içinde tonla eğitici yazı yazdım ve hepsi hala oralarda bir yerlerde. Bu yüzden hayatımın, konser vermeye ve beste yapmaya odaklandığım başka bir evresine geçmiş olmaktan dolayı kötü hissetmiyorum kendimi.

Dave Kilminster’dan bahsetmek bana Paul Biletowitz, Jamie Humpries ve Phil Hilborn gibi yetenekli diğer bazı İngiliz gitaristleri de hatırlattı. Takip etmek için önerdiğin isimler var mı?

Bu günlerde pek çok enteresan gitaristler var aslında;  kesinlikle tanıman gereken (eğer çoktan tanışmadıysan) “yeni” bir eleman Alex Hutchings..biraz daha “eski” kuşak İngilizlerden Shaun Baxter ve Paul Stacey’i çok tutarım. Bu günlerde neler yaparlar hiç bilmiyorum ama çok sıkı adamlardı.

Oh! Buralardan çok sağlam bir de akustik gitarcı var, adı Clive Carroll – kesinlikle araştır onu da...

Enstrumantal gitar dünyasının geleceğini nasıl öngörüyorsun?

Enstrumantal gitar türünün geleceği için kimse kehanette bulunamaz – tüm bu işlerin eğlencesinin bir parçası da bu ya ;-)

Guthrie Sana çok teşekkür ediyorum. Gayet uzun bir röportajla çok yormamışımdır umarım :) Turnende başarılar ve Türkiye’de (Not:22 Mart’ta) görüşmek tekrar görüşürüz umarım...

Görüşmek üzere.

Tarafımdan yazılmış olan bu içerik Sound Dergisindeki "Gitarizm" Köşesinde yayımlanmıştır. İzin alınmaksızın ve/veya "TAM" kaynak gösterilmeksizin alıntılanması, kopyalanması durumunda derginin yayımcı şirketi gerekli her türlü yasal yaptırımlara başvurmaya yetkilidir.
                                                                                                                                                      

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder