11 Aralık 2011 Pazar

Steve Morse Özel Röportajı II.Bölüm (2011)



STEVE MORSE ÖZEL RÖPORTAJI (II.BÖLÜM)

Bu röportaj Sound Dergisi Şubat 2011 Sayısı Gitarizm Köşesinde yayımlanmıştır. İzin alınmaksızın ve/veya "TAM" kaynak gösterilmeksizin alıntılanması, kopyalanması durumunda derginin yayımcı şirketi gerekli her türlü yasal yaptırımlara başvurmaya yetkilidir.





Eskiden Marshall Silver Jubilee, Peavey 5150 gibi bir çok amfi kullanıyorken artık ENGL ile anlaşman var; Steve Morse Signature 100 E-656 modeli artık piyasada. Bu amfinin ne gibi spesifik özellikleri var?

(Gülüyor)Teknik olarak pek bilmiyorum. Ancak amfim 3 kanallı ve çok farklı çıkışları ve kontrolleri var. Öncelikle ilk kanal temiz kanal ki soundu muhteşem. Boost switchi sayesinde sahnede eski Gibson amfileri gibi hafifçe distorte etmek mümkün olabiliyor. Ancak esas sevdiğim şey, temiz kanalı olabildiğince temiz tutmak. Steve Morse Band ile çalarken sesi girişte 5’e çekip akustiğimi doğrudan oraya girdiğimde çok tatlı ve temiz bir ton alabiliyorum. 2.kanala klasik ENGL kanalı diyorum. Her yola gelen bir kanal. Sesi 6’ya getirip, herhangi bir gitarı girdiğimde harika bir sound veriyor. 3.kanalda ise dolu dolu headroom ve bolca mid var. Normalde tek bir mid kontrolü yer alırken bu kanalda tam dört tane mid kontrolü var. Tiz-mid ve bas-midleri istediğimce arttırıp, azaltabiliyorum. Ayrıca her kanal için ayrı volüm ayarı da var ki bu da çok kullanışlı. İki ayrı FX Loop var. Çok teknik detay veremem ama gerçekten harika bir amfi.




Okuduğum röportajlarına göre kayıtlarda sinyali A/B ayırıcıya gönderip, o çıkışların her birini farklı amfilere gönderip sound farklılığı yaratıyorsun. Hala bu yöntemle mi yapıyorsun gitar kayıtlarını?

Evet, hala öyle yapıyorum. Bu prosesi seviyorum. Belki herkes fark etmiyor ama değişiklikler yapmayı seviyorum. Kayıtlara başladığımda her bir şarkının bambaşka bir soundu oluyor, farklı mikrofonlar, kabinler filan kullanıyorum ki albüm içinde bir bütünlük olması da lazım bir yandan.  Ancak ilk aşamada ritim bölümleri ve bazı ana bölümler kafamdakine uyduğunda devam ediyorum, sonrasında farklı bölümleri vurgulamak için neleri vurgulamaya ihtiyacım olduğunu düşünürüm. Tıpkı yaptığı çizime bakıp, sonra renkleri serpiştiren bir ressam gibi. İzlediğim yol kabaca böyle. Daha zayıf bir sound istersem sisteme doğrudan, işte bir lambalı preamfiyle girerim veya daha hacimli bir sounda ihtiyacım varsa çok farklı mikrofonlar kullanırım, geniş diyaframlı kondenser mikrofonlar büyük soundlar için çok iyidir. A/B sinyal bölücüleri bir amfiden diğerine veya bir amfiden, doğrudan miksere gidecek şekilde böldüğünden bir miktar gürültü (hum) yapıyor aslında. Ayrıca Amplitude, Native Ins. Guitar Rig gibi programlarla da, tıpkı Cubase’de yaptığım gibi denemeler yapıyorum. Doğrudan bilgisayara kayıt yapmak, A/B bölücü, sisteme doğrudan giriş veya amfi kullanmaktan çok ayrı bir şey. Bir gün, bir şekilde bu programların işe yaradığına ikna olacağım. Aslında sinyal gecikmesi (latency) sıfır olsaydı muhtemelen bu programları çok daha sık kullanıyor olurdum. Benim için asla bir amfinin mutlak alternatifi olmaz ama gerçekten ve gerçekten faydalı şeyler bunlar.

Gitar kaydı yaparken sıklıkla kullandığın bazı numaralar var mı? Eğer varsa bazı ipuçlarını paylaşır mısın?

Pekala. İlki, çift olarak kaydedeceğiniz bir bölüm varsa, bilirsiniz epey zaman alır, eğer karmaşık da bir bölümse hepsini çalmayın. Küçük bir bölüm çalın ve hemen başka bir şarkıya geçin. Aynı şey üzerine çok kilitlenmeyin. Sebebine gelince, son yaptığınız kaydı iyi hatırlasanız bile bazı şeylerin olabilmesidir, yani bazen güzel bir şey kaydederim ve bunu tekrarlayacakken telefon çalar filan ve geri döndüğümde önceki kayıt içindeki tüm o susları, uzun ve kısa notaları tek tek baştan öğrenmek zorunda kalırım. İşte o anlarda bir bölümünü çiftler, başka bir şarkıya geçerim.

Başka bir konu ise akordunuzu sürekli olarak kontrol etmenizdir. Birçok kişi bunu yapmaz. Kaydın hemen öncesinde akord etmek ve tüm işlemler sırasında akord cihazını sürekli olarak görülebilecek bir yerde tutmak iyidir.



Ayrıca sounddaki çeşitlilik de önemlidir, çeşitlilik yaratmak... Kaydın tümünde aynı soundu kullanmayın. Bazı şeyleri mono olarak bırakıp, bazılarını stereo olarak sağ ve sola yaslayarak çeşitlilikler elde etmeyi önerebilirim.

Başka, başka, başka nelerden bahsedebilirim? Hmm (Steve burada uzun uzun düşünüyor)… A, evet, bir şey daha; solo kayıtları hakkında… Bir soloyu kaydetmeden önce ısınırım ve kayda başlar, sekiz ayrı kayıt yaparım. Sonra ana kaydı ve sololardan birisini açık tutup diğerlerini kapatarak sonuca bakarım. Eğer iyi gelirse track olarak bilgisayarda yukarıya yakın yerlere taşırım, değilse en alt sıraya koyarım. Sekiz ayrı kayıt da bittikten sonra hala tatmin olmamışsam en alttakini siler ve yeni bir kayıt daha yaparak bu işlemi sürdürürüm. Belli bir tepe noktasına ulaştığıma inandığımda kayıt yapmayı bırakır, dışarı çıkar, birşeyler içer veya birkaç dakika orada burada takıldıktan sonra geri döner kayıtları dinlerim. Denemeler arasında hangisinin, özel, hangisinin sihirli, hangisinde güzel bir aksan olduğunu bulmaya çalışır, onun üzerine çalışmaya devam ederim. Bazen bazı şeylerde sorun olabilir, olduğunda da o kaydın bulunduğu bölümü aşağı alır, o bölümleri düzeltirim. Bu eski usul bir yöntem aslında, teyp kayıtları gibi. Ama artık bu işler çok daha kolay. Aşağı alıyorsun solo denemeni, çok çabuk bir şekilde halledebiliyorsun veya çok sayıda deneme yapıp, anında şarkı içinde nasıl olduğunu görebiliyorsun.

Fractal Audio Systems Axe-Fx Ultra Pre-amp Effect Processor gibi yeni dönem gitar prosesör ve amfi modelleyicileri hakkında düşüncen nedir? Bilirsin, bir zamanlar sadece Line 6 POD vardı ve şimdi ise bu sistem birçok kişi tarafından yeni bir dönemin başlangıcı olarak gösteriliyor.

Bu modeli tanımıyorum ama genel olarak son dönem teknolojik gelişimler konusunda bir şeyler söyleyebilirim. Guitar Rig gibi sistemler, tekrarlamam gerekirse gerçekten çok kullanışlı ve gerçekçi. Ancak bir amfi kadar da kolay kullanımlı değil. Sadece birkaç milisaniyelik bile olsa yaşattıkları gecikmeden dolayı hala biraz sorunum var. Eğer gecikme sıkıntısı yaşatmayacak gerçekçi masif gitar prosesörleri çıkarsa o zaman gitar ekipmanlarında yeni bir çağa geçebiliriz. Ben olabileceğine inanıyorum. Erken dönem dijital kayıt aletleri pek iyi sayılmazdı ve benim gibi insanların düşünceleri çok yavaş değişir. Ancak geldiğimiz noktada Cubase gibi bilgisayara kayıt sistemleri kullanmak, teyplere kayıt yapmaktan çok daha kolay. Gerçek bir amfiyi bu tür şeylere değişecek bir adam değilim. Onların lambaların soundu, tepkisi modelleme sistemlerinden çok farklı. Ayrıca tıpkı senfonik yazılımlarda olduğu gibi, ki onlar da çok gerçekçi olsalar bile yaylı simülasyonları gibi hala bazı dinamik açıkları buluyorlar, amfi modelleyicilerde de belki de hiç yakalanamayacak lambalı amfilerin bazı kendilerine özgü dinamikleri var.



Mid frekanslar ve onların sahnede kullanımı hakkında neler söyleyebilirsin? Amfi tasarımın, amfi kanal ayarların, gitar ve manyetik seçimlerinden mid frekanslarla çok oynadığını düşünüyorum. Özellikle Deep Purple’dayken…

Güzel soru. Deep Purple’dayken, org yüzünden gitar soundunda kolayca çamurlaşma olabiliyor. Kullandığım amfilerle yaşadığım bir sorundu bu. Bu yüzden ENGL Amfimin daha net ve miskten sıyrılan bir yapısı var. Hi-Midler rahatsız edici değil, oldukça tatlı soundlu. Steve Morse Band (SMB) ile çalarken ise oldukça farklı elbette. Grubumla, nihayetinde üç kişilik bir grup olduğundan, midlerle kolayca başa çıkabiliyorum. Ancak ENGL amfimi, SMB ile çalarken kullanmayı da çok seviyorum. Temiz kanalımda ve ikinci kanalımda muhteşem tizler sayesinde, ben istemedikçe kırılmayan, kristal berraklığında ses elde edebiliyorum onunla. Üçüncü kanalda ise sololarda filan kocaman midler elde edebiliyorum. Sadece midler de değil, sıyrılmak için ne tür mid istiyorsam o. Gerçekten işe yarıyor.

Peki sana ilk gitarını sorsam? İlk gitarını edinme ve çalmaya meyletme hikayenden de biraz bahsedebilir misin?

(Gülüyor)İlk gitarımı büyükannem hediye etmişti bana. Yol kenarında mı ne bulmuş. İlk geldiğinde tam anlamıyla hurdalıktı. Sap tarafında kırığı vardı, sapı dönmüştü ve sap çeliği (truss rod) yoktu, belki üç dolar ancak ederdi (gülüyor). Gitar dersleri almaya ise bir grupla birlikte başlamıştım. İlk gün gitar hocası herkesin gitarını akord edip, gitarına bakıyordu. Sıra bana geldiğinde ise “Bunu çalamazsın” (Not:Steve’in söylediği “You can’t play this”. Yani “Bunu çalamıyorsun” anlamı ile de anlaşılabilecek bir şey) dedi, ben de “Bunun için buradayım” dedim. “Hayır” dedi, “Bunu hiç kimse çalamaz (gülüyor). Başka bir gitara ihtiyacın olacak”.  Ben de bir Gibson akustik ödünç aldım, ilk yıl kullanmaya. Sonrasında ise gitarım tek manyetikli bir Musicmaster idi. Onun da manyetiği sap konumuna doğruydu ve korkunç bir sesi vardı.  Çalımı iyiydi, havalıydı. Hala saklıyorum onu, onunla çok güzel zamanlar geçirmiştim. Çocukken onunla plaklarda duyduğum herşeyi çalabilirdim. Birkaç yıl sonra bir strat aldım ama işte sap profilini çok sevsem de istediğim bazı soundları elde edemiyordum, humbuckerlı şeyler filan, bu yüzden bir süre sonra bir tele gövdesini ona takarak değişiklikler yaptım. O teleyi de kendim boyamıştım. Biraz pürüzlü olmuştu (gülüyor) ama genç bir delikanlı olarak kendi gitar boyamamı yapmam çok havalı bir şeydi. İşte gitarlarımın hikayesi kabaca böyle.



Gitar çalmanın basit bir hobiden daha fazlası, profesyonel bir kariyer olduğunu ne zaman&nasıl anladın ve bu kararı vermek zor muydu senin için?

Evet çok zor bir karardı. İlk dönemimin kayıtları için üniversitede bulunduğumu ve kendime ne yapacağımı sorduğumu hatırlıyorum. Mühendis mi olacaktım, müzisyen mi (gülüyor)? Sonra “hayatın boyunca yapmaktan hoşlanacağın şey hangisi” diye düşündüm. Evet, bir şeyler tasarlamak filan da hoşuma gidiyordu ama müziği gerçekten çok seviyordum, hayat boyu müzikle ilgilenmeliyim diye düşündüm. Yaptım da.

Çok başka bir konu hakkında bir sorum var, yetenekli bir pilot olduğunu biliyorum. Hâla uçuyor musun? Şu an kaç tane uçağın var, bir de onu sorayım.

Evdeyken neredeyse her gün uçuyorum. Birkaç küçük uçağım var. Amerika’da böyle şeyleri almak, sahip olmak o kadar da büyük bütçeli bir şey değil. Aşağı yukarı yeni bir Volvo bedeliyle 4 koltuklu bir uçak alıp, kıtayı baştan başa gezebilirsin.


İyiymiş. Deep Purple ile Türkiye’ye çok kereler geldiniz. Türkiye’deki ilk konseri hatırlıyor musun? Neler bekliyordun, ne buldun? Bilirsin, İstanbul, seyirci, konser mekanı, insanlar…

Kesinlikle hatırlıyorum. Seyirci muazzamdı, çok gürültülüydü. Çok enerjikti, tüm grup hatırlıyor bunu. İstanbul’u gezdiğimizde de insanların bu kadar enerjik olmasına inanamamıştık. Ayrıca hayat dolu ve çok dost canlısıydı insanlar. En iyi şekilde aklımda kalan şeyler bunlar.

Eminim binlerce hayranın bunu sormamı isteyeceklerine eminim. Senin gibi bir gitarist olabilmenin, iyi bir gitarist olabilmenin hem mental hem de pratik olarak yolu, yolları nelerdir?

(Gülüyor) Basit bir soru değil. Mental olarak, diyelim ki bir lokantada çalışıyorsun ve işin sandviç hazırlamak. Eğer sen sandviçi iyi hazırlayamıyorsan, yerleri, etrafı iyi temizleyemiyorsan, içinde daha iyisini yapmak için arzu yoksa iyi bir iş ortaya koyamazsın. Her zaman küçük kısa yollar, küçük kestirmeler bulursun. Müzikte de böyle. Yani, elbette her daim mükemmel olacaksın diye bir şey yok. Ancak her gün pratik yapmak gerekiyor. Diğer insanlar partilere gidecekler, onu bunu yapacaklar ve sen pratik yapmak durumunda kalacaksın, böyle bir insan olacaksın. Mental yaklaşım böyle.

Pratikte ise yaklaşım, eğer iyi bir gitarist olmak istiyorsan, zamana yayman lazım. Evet, yetenek önemlidir, yönelimlerinde ve doğaçlamalarında özellikle. Ayrıca sadece evde pratik yapmakla çok zor şeyleri çalar hale gelebilirsin, etkileyici performans kabiliyeti geliştirebilirsin. Ancak, bence, disiplin ve sıkı çalışmayı çaldığın müziğe duyduğun sevgi karıştırman ve kendi içine ulaşıp, daha önce yapmadığın şeylerle doğaçlaman da gerekli ki ilgini hiç kaybetmemenin yolu budur.

Diğer bir konu ise şu; beklentilerini düşük tutman. Eğer profesyonel bir müzisyen olacaksan olmadık sorumluluklar almayacaksın. Zira şanslı sıçraman, şeytanın bacağını kırman sandığın kadar apaçık belli olmayabilir. Yani yolda giderken birinin seni yolda çevirip “haydi, gel şurada çal” demesi, orada insanları büyülemen, oradaki başka birinin de “hey, seni grubuyla bir sürü konser veren biriyle tanıştıracağım, eminim seninle tanışmak isteyecektir” demesi, hele hele sonrasında da birinin sana telefon açıp “Merhaba. Bizim bir grubumuz ve çok paramız var ancak gitarist bulamıyoruz” demesi… İnan bana böyle bir şey asla olmaz (gülüyor). Çünkü gitaristler her yerde.  Bu yüzden sürekli olarak  yeni insanlarla tanışacak, çalacak boş vaktin ve özgürlüğün olmalı. Bu şekilde sihirli bir uyumu denk getirme şansın artar. Annemin hep dediği gibi “Ne kadar sıkı çalışırsan, o kadar çok şansın olur”. Bunu sürekli aklımda tutmaya çalışırım. Herkesin talihli olma şansı vardır. Fark ise, buna hazırsanız, bir gün şans yüzünüze güler ve hayatınız değişir. Herkesin hayatının küçük bir anında şaşırtıcı bir şey olur. Eğer sıkı çalışır ve o ana daima hazır olursanız, o küçük anı avantaja dönüştürebilirsiniz. Bazen hayatınızda, kariyerinizi tepeye çıkaracak sadece tek bir şans, tek bir küçük an olur, işte o anı kaçırmamak gerekir. Eğer siz müziğe ilginizi verirseniz, müzik de sizinle ilgilenir. Ancak kariyeriniz iyi ve güvenli hale gelmeden aile kurmayın.



Almasını bilen için çıkarılacak çok önemli dersler var sözlerinde. Ancak her güzel şey gibi sorularımın da sonuna geldim. Türkiye’deki hayranların ve Gitarizm okurlarına son bir mesaj olarak söylemek istediklerini alıp noktalayalım istersen.

(Gülüyor) Sizleri çok seviyoruz. Kesinlikle eminim ki tekrar görüşeceğiz. İyi dilekleriniz, desteğiniz ve sıcakkanlılığınız için çok çok teşekkür ediyorum. gerçekten çok teşekkür ediyorum. Sevgiler…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder